Can Askan

Bu yazının ilk bölümünde 2008 krizinin temel nedenleri hakkında titrizasyon kavramı üzerinden kısmi bir analiz yapacağız ve ikinci bölümde ise 2008 krizine bilerek göz yumulmuş olunabileceği ihtimali üzerinde duracağız.

Hepimiz 2008?deki büyük finansal krizin etkilerini bir şekilde hayatımızda hissettik. 1929 ekonomik buhranından sonra yaşanan ve modern dünyanın ilk küresel krizi diyebileceğimiz bu kriz acaba içinde ilk bakışta görülmeyen başka gerçekler de barındırıyor olabilir mi?

 

Krizin oluşum aşamasında birçok noktaya göz gezdirmek gerekiyor. Emlak fiyatlarının spekülatif bir biçimde reel değerlerinden kopması, ekonomik olarak risk teşkil eden gruplara ilk yıldan düşük faizlerle mortgage kredilerinin sağlanması, (kredi patlaması demek yanlış olmaz.) kritik bir nokta olarak FED’in faizleri yükseltmesinden sonra  hali hazırda borcunu ödeyememe riski bulunan fertlerin borcunu ödeyememesi,verdikleri kredileri sattıkları evleri geri alarak karşılamaya çalışan finansal kuruluşlar ve sonrasında spekülatif bir biçimde şişen emlak sektörünün yere çakılışı…

 

Kriz bu açıklamasıyla sanki dönemsel bir olguymuş gibi algılanabilir fakat tüm bu olanların arkasında krizin ortaya çıkmasına neden olan finansal sistemin temel dinamiklerini görmek mümkün. İlk paragrafta kredi patlamasından söz ettik fakat bu patlamanın nasıl olduğu üzerine bir şey söylemedik. İşte bu nokta titrizasyon kavramı devreye giriyor. Ufak ama anlamlı bir kelime olan titrizasyon krizin yapısal nedenlerinden belki de en büyüğünü oluşturuyor. Bildiğimiz üzere bir banka bilançosunda belli bir miktarda fon bulundurmak zorundadır. (bkz: fonds propres, bu oran % 8-10 arasında değişim gösterir.) Bu durumda finansal kurumlar (genelde banka) müteşebbislere diledikleri gibi  kredi dağıtamazlar. Bu engeli asmak için bankalar bilançolarının aktif bölümündeki varlıkları bir diğer aracı kuruma (bkz: SPV special purpose vehicule) aktarırlar ve bilançolarını yasal düzenlemeye uygun bir hale getirirler. Örneğin bir banka A B C D isimli ekonomik fertlerin banka bilançosunda oluşturduğu aktifi ( bankanın bu fertlere verdiği kredi ) aracı kurumlara aktarır, bu aracı kurumlar ise A B C D kişilerinin borçlarını farklı farklı kombinasyonlarla birleştirip piyasa üzerinde dağılımını sağlar.
(Yüz binlerce kişinin kredi aldığını düşünürsek bu kombinasyonların ne kadar çeşitli olabileceği üzerine bir fikrimiz olabilir.)

Titrizasyon yöntemi riski bölerek dağıttığı için uygulanan bir yöntem, riskin bölünerek dağıtılması fikri ise finansal kuruluşların kredi dağıtımında çok daha esnek bir tavır almasına sebep oluyor. (bkz: moral hazard, aléa moral) Krizin temel nedenlerinden birisi olan kredi patlamasının finansal piyasalarda teknik açıdan bu şekilde açıklayabiliriz.

Krize bilerek göz yummak… Bu durum belki de ekonomiden çok politik bir duruma işaret ediyor. İlk okuyuşta çok korkutucu gibi görünse de neden olmasın? Marksist bir kavram olarak alt yapının (ekonomi) üst yapıyı (siyaset) şekillendirdiği aşikar bir gerçek…Uluslararası ekonomi dersi girişinde ilk olarak öğretilen şeylerden birisi bir ülke zenginleştikçe ve büyüdükçe ilk evrede ihracatının artacağı ve uzun vadede ihracatının düşüp ithalatının artacağıdır. Bu bir ülkenin aslında zenginleştiğinin en büyük göstergelerinden birisidir çünkü ekonomimizdeki toplam zenginlik artmıştır fakat bu durum size bir sure sonra ödemeler dengesinde sorunlar açacaktır. Bunun nedeni ise çok basit. İhracatınız düşerken  ithalatınız artıyor. Jagdish Bhagwati’nin deyimiyle  “fakirleştiren büyüme” durumu söz konusu…

Bu değerlendirme tabi ki Amerika gibi büyük ölçekli ekonomiler için geçerli. 1990-2008 yılları arasında Amerika’nın ödemeler dengesi değerlerine baktığımızda bu dengenin eksi oranda çok büyük artış sergilediğini görmek mümkün. 1990 yılında – 79 milyar dolar olan bu rakamın 2007
yılına kadar her sene artarak – 731 milyar dolara kadar çıktığını görüyoruz. Peki 2008 yılından sonraki rakamlar neyi gösteriyor? 2008 yılında bu rakam – 673 milyar dolar, 2009 yılında – 618 milyar dolar ve 2010 yılında ise – 343 milyar dolar. Başka bir dille açıklarsak bu krizin
Amerika?nın borçlar dengesinde göreceli bir iyileşmeye yol açtığını söyleyebiliriz.

Kriz dönemlerinde uluslararası ticaret rakamlarının GSYIH rakamlarından daha fazla gerilemesi oldukça normal. 2008 sonrasında GSYIH rakamları dünyada 7-8 % düşerken uluslararası ticaret rakamları%27-%32 arasında düşüş gösterdi. Buna neden olarak kredide daralma ve para piyasalarında volatilitenin oluşturduğu güvensiz ortamı gösterebiliriz.

Amerika’nın borçlar dengesinin düzelmesi bize bu ufak komplo teorimiz hakkında nasıl bir bilgi veriyor? 2011 yılının Ağustos ayında ekonomi çevrelerinin üzerine yoğunlaştığı konu Amerika’nın 14.3 trilyon dolarlık borç tavanının temerrüde düşülmemesi için yükseltilmesi gerektiğiydi. Amerika?nın temerrüde düşmesi demek küresel ekonominin tekrardan sağlanması demekti. Peki cevabını iktisat gözlüğüyle kesin olarak veremeyeceğimiz soru şu: kriz olmasaydı ve Amerika?nın ödemeler dengesi iyileşmeseydi Amerika sonu ve miktarı belli olmayan bir borçlanmaya mı sürüklenecekti ? Ya da bir diğer deyişle Amerika bu kriz sayesinde borcunun yükselerek artmasına engel mi oldu?

Bu komplo teorimize ödemeler dengesi dışında başka bir şekilde de yaklaşmak belki mümkün olabilir. Amerika’nın son zamanlarda ucuz iş gücüne sahip olan Çin’in önüne set çekmek için senatosunda yasal bir düzenlemeye gitmek çabasında olduğunu görüyoruz. Açıklamayı biraz basitleştirirsek ve üretimin iki temel faktörü olduğunu farz edersek Amerika kapital entansif Çin ise emek entansif bir üretim biçimi gerçekleştirmekte. Klasik bir analiz ile maaşın üretkenliğe göre belirlendiğini düşünürsek (üretim faktörlerinin azalan randıman hipotezi) ve Amerika?daki maaşların Çin?e göre daha yüksek olduğunu da düşündüğümüzde Amerika?da emeğin daha üretken olduğunu anlayabiliriz. 1980 sonrası Amerika’da kalifiye olmayan iş gücü piyasasının çöküşü tam da uluslar arası ticaretin yükseldiği döneme denk gelir. Bu durum Amerika?da dikey olarak sosyal gruplar arasındaki gelir eşitsizliğini daha da artırmıştır.

Ünlü ekonomist Freeman’ın “Maaşlarınız Pekin’de mi belirleniyor?” isimli ünlü makalesi bu konu hakkında ilginç fikirler verebilir çünkü bahsettiğimiz gelir eşitsizliğinin daha da belirgin olmasının sebebi uluslar arası ticaretin artması ve Amerika’daki kalifiye olmayan işçilerin Çin?de bulunan 2 milyar işçiyle rekabete girmesidir. Amerika, Çin’in sahip olduğu bu ucuz işgücü ile nasıl mücadele edebilir?  Bu soruya kısa bir dille cevap vermek mümkün değil fakat basit bir dille Amerika?da maaşların düşmesi ile cevap verebiliriz. Peki Amerika gibi üretkenlik seviyesi yüksek bir ülkede insanlar düşük birmaaşla nasıl ve hangi koşullarda çalışır? Ekonometrik analizlerde belli bir ücretin altında fertlerin iş bulmak konusunda cesaretsizlenip iş piyasasından çekildiğini biliyoruz. Yani direk olarak maaşları düşürmeniz pek bir işe yaramayabilir fakat bir kriz ortamında borcu olan insanlar ne yapıp ne edip borçlarını ödemek için hayatları pahasına çalışmak zorundadırlar. Kriz bu anlamda acaba Amerika da emek piyasasında daha ucuz iş gücüne sahip olunmasına katkıda bulunmuş mudur? Maaş seviyelerine bakmadan, kriz sonrası işsizliğin arttığını düşündüğümüzde işsizliğin ilk olarak kalifiye olmayan işçileri etkilediğini göreceğiz. Bu da iş piyasasında kalifiye olmayan emeğin ücretinin düşmesi demek…

Bu yazıdaki amaç belli bir soruya bilimsel bir dille cevap vermekten ziyade olayların analizini iktisat gözüyle yaparak politik bir uzantı elde etmeye çalışmaktır. Ortaya atılan bu komplo teorisi elbettebaşka argümanlarla çürütülebilir.

Bir sonraki yazının konusu: Avrupa, siyasi entegrasyon sorunları, borç krizi, regülasyon ve Avrupa’nın ekonomik sorunlarının temeline inememesi…